15 Kasım 2012 Perşembe

Dışımdaki BEN- İçimdeki SEN

Zorluklar yaşamın ince bir örtüsü gibi. Ne üşümemizi engelliyor ne de büsbütün ısıtıyorlar bizi. Zorluklar kafalarda bir kavram bazen. Tutuyorlar bulunduğumuz noktada, bir adım bile ileriye götürtmüyorlar. Ahh dedim içimden bugün, canımı sıkan zorluklardan bıkmışcasına. Hatalarımla tartıştım, çözümlerimle seviştim. Çok laf dinledim bugün-çoğu aynı harfle başladı. Çoğu sıkıcıydı. Pek çoğu da sıradan. Kendimde değildim ki bugün, nereden bilebilirdim dünden daha yaşlı olduğumu. Zorluklar tattım bugün. İştah açıcı bir acılığı vardı.

Ben o düşündüğünüz mükemmel insan değilim diye haykırmak istedim ve haykırdım da sonra. Hiçbirimiz değildik ki zaten. Hepimizin vardı kırıklıkları, hataları, zayıflıkları. Çalkantılıydık. Düne göre bugün daha deneyimli gelecek için ise zayıf. Hep dahası için savaştığımız dünyada, hep dahası için kaybediyorduk. Düşüyorduk, kanıyordu önceden kalma yaralarımız tekrardan. Acıyordu. Ağlamıyorduk ama. Biz güçlüydük. Düşmek bize göre değildi-biz düşenlerin üstüne basarak yükselenlerdendik. Biz mükemmeldik.

Haykırdım bir kez daha: 'Değilim, mükemmel değilim!' diyerek durmadan. Boş gözler anlamsızca süzdü sergilediğim portreyi. Ama sadece görmek istedikleri tarafı gördüler ve uzaklaştılar.

Güneş ısıtmadı bugün eskisi kadar beni, soğuk davrandı, diğerleri gibi. Teker teker uzaklaştı kümelendiğim insanlar. Bir büyüydü sanki güçlülük kavramı. Zayıflığın bir kere anlaşıldığında düşerdin gözden-tutamazdın kendini.

Bugün yeni bir dünya aldım çarşıdan. İçini hatalarımla doldurdum, eski çözümleri attım. Hatalarımla seviştim bugün. Eskisinden daha iyi anlaştık. Zayıflıklarıma dokundum, kendimi anlamaya çalıştım. Rekabetten, başkalaşmaktan, düzenbazlıklardan yorgun bir 'ben(!)' varmış-onu gördüm, tanıdım bugün. Kırıklıklarımın arasından süzülüp kendi keşfime çıktım. Usanmışlıklarımın ve yıpranmışlıklarımın arasında adeta kayboldum.

Kendimi de koydum aldığım dünyaya. Çünkü eskisinde ben yoktum: Babamın hayalleri vardı, annemin istekleri, dedemin vasiyeti, dostumun tavsiyeleri, sevgilimin arzusu, öğretmenimin dayatması ve onun bunun birçok düşüncesi... Yabancıymışım meğer kendime ve de ne hasretmişim ben 'benliğime'.

Zorluklar tattım bugün, iştahım açıldı. Düşenin üstüne basanların değil, düştükten sonra kalkmayı bilenlerin güçlü olduğunu anladım. Ajandama kendim için de zaman sıkıştırdım.Yapacaklarım konusunda herkesin düşüncelerini yine aldım ama kendi düşündüğümü yaptım. Gökyüzü turuncuydu mesela dünyamın, bulutları ise yeşil. İçinde sevmek vardı, yarışmak değil. İçinde hep güzel yaşamak vardı.

Bugün dünyama ayak bastığım ilk gündü.

Özeldi ve unutulmayacaktı.

Peki senin, kendi dünyanı keşfetmeye cesaretin var mı?

T.K


















10 Temmuz 2012 Salı

Oklu Kirpi ve BİZ


''
Sigmund Freud, 1909 yazında bir gün, Viyana Berggasse 19 numaradaki ev-ofisinde purosunu yakıp aniden şöyle söyledi: “Amerika’ya gideceğim, vahşi oklu kirpileri görüp, birkaç da konferans vereceğim.” O an herkesi şaşırtmış oldu. Çünkü Freud, Amerika’ya daha önce hiç gitmemişti ve oradan ne kadar çok nefret ettiğini her fırsatta dile getiriyordu. Freud şöyle devam etti: “Büyük hedefleriniz varsa, dikkatinizi fazla gayret gerektirmeyen ikinci bir hedefe yoğunlaştırmak, korkunuzu azaltır.” Böylece, Freud’un has müridi Ernst Jones’un aktardığına göre, “kirpiyi bulmak”, Freud ve çevresinin kavramları arasındaki yerini aldı.

Kirpinin Freud’un aklına düşmesinin nedeni, Arthur Schopenhauer’in 1851’de yayınladığı Parerga ve Paralipomena: Kısa Felsefi Denemeler adlı eserinin 396. bölümünün bir kısmıdır. Schopenhauer bu bölümde kirpilerin soğukta kaldığı bir anda karşılaştıkları ikilemi anlatmaktadır:

“Soğuk bir kış sabahı çok sayıda oklu kirpi, donmamak için birbirine bir hayli yaklaştı. Az sonra, oklarının farkına vardılar ve ayrıldılar. Üşüyünce, birbirlerine tekrar yaklaştılar. Oklar rahatsız edince yine uzaklaştılar. Soğuktan donmakla, batan okların acısı arasında gidip gelerek yaşadıkları ikilemi, aralarındaki uzaklık, her iki acıya da tahammül edebilecekleri bir noktaya ulaşıncaya kadar sürdü. İnsanları bir araya getiren, iç dünyalarının boşluk ve tekdüzeliğidir. Ters gelen özellikler ve tahammül edemedikleri hatalar onları birbirinden uzaklaştırır. Sonunda, bir arada var olabilecekleri, nezaket ve görgünün belirlediği ortak noktada buluşurlar. Bu uzaklıkta duramayanlara, “mesafeni koru!” denir. Bu noktada, çevrenin sıcaklığını hissetme arzusu kısmen karşılanır ama, buna karşılık okların acısı hissedilmez. Kendi iç sıcaklığı çok yüksek olanlar ise, ne sıkıntı vermek, ne de sıkıntı çekmek için, topluluklardan uzak durmayı tercih ederler.”

Oklu kirpi, Freud’u sorularıyla lanetlemiştir.

Schopenhauer’in yazdığı bu bölümün bir kısmı, daha sonra Sigmund Freud’un 1921’de yayınladığı Grup Psikolojisi ve Ego’nun Analizi adlı eserinde dipnot olarak yer bulur. Freud, ana-oğul dışında tüm insan ve grup ilişkilerinde gözlenen çatışmayı açıklamaya çalışırken “Schopenhauer’in ünlü donan oklu kirpi benzetmesindeki gibi, hiç kimse, komşusuna fazla yaklaşmaya katlanamaz” der ve yukarıdaki dip notu verir. Freud’un hayatı boyunca cevaplamaya çalıştığı asıl soru, “Çok fazla olması için, ne kadar çok olması gereklidir?” Ne zaman yeter der insan? Ne zaman çizgi aşılır? Hayatta kalma güdüsünün sınırı neresidir?”.

Ancak Freud’un aklına oklu kirpiyi sokan ünlü Alman filozof Schopenhauer olsa da, bugün hala Freud’un uzun çabalar sonucu nesneye büründürdüğü metaforuna, hem de bu çabalarının ödülü olan mutlu sessizliğine ortak olarak durmaktadır.

Bu meteforu kendimize uygulamaya kalktığımızda ise; sınıflandırma içerisine adapte edebileceğimiz aşk güdüsünü anlatmak içinde oklu kirpiyi ele alabiliriz.

Ve bu da bizi aslında “soğuk bir kış sabahı, donmamak için birbirine yaklaşan oklu kirpiler” haline getirir.

Bugün, her geçen gün birbirimizi çekilmez bulduğumuz, nefret ettiğimiz bu yaşamda, kiminin doğruluk(ki doğru ama ne kadar doğru) adına dayatması kiminin seküler zorlamasıyla birbirimizi yerken, insanın en acı günahı olan aşk ve hırsın verdiği tahribatı fark etmeden, “soğuk bir kış sabahı, donmamak için birbirine yaklaşan oklu kirpiler” oluruz.

Birbirimize tahammül edemediğimizden yanyana gelmek istemediğimiz gibi, genlerimize işlemiş olan sosyal birlik refleksiyle “diğeri” olmadan da yapamıyoruz. Bir yandan aynı fikirde olmadıklarımızdan nefret ederken, öte yandan herkes bizim görüşümüzü kabul etsin istiyoruz. Yukarıda aktarılan kirpilerden farkımız ise, sonunda, bir arada var olabileceğimiz, nezaket ve görgünün belirlediği ortak noktada buluşmak yerine, kendi iç sıcaklığı çok yüksek olup, ne sıkıntı vermek, ne de sıkıntı çekmek için, topluluklardan uzak durmayı tercih edenlerin gırtlağına basıyoruz. Oklu kirpiler kadar sosyal birliktelik oluşturamayan biz, ısınmak için yaklaşan diğerine dikenimizi tüm hırsımızla saplıyoruz. Sonuç olarak; Aşk, iki kirpi arasındaki ilişkide başlıyor aslında...''

Ne güzel betimlenmiş kavramlar dedim okuduğumda yazıyı.  İlk fırsatta Freud'un bu kitabını alacağım. Günümüz dünyasında yaşadığımız sorunlar, aslında hep belli temel anlaşmazlıkların eseri. Günbegün büyüyor egomuz bizimle beraber. Ne gerçekten kaçabiliyoruz ortak yaşamdan ne de kendimizi onun bir parçası olarak göstermeye izin veriyoruz. Marjinal kabuğumuzun arkasında yapayalnız ama bilge bir insan var. Ara sıra bu bilgeliğimizi paylaşmak, egomuzu beslemek hoşumuza gidiyor.

Düşündüm ki irdelenmeli bu kavramlar, düşünceler, basmakalıp inançlar. Araştırıldıkça tekdüzeliğinden kurtulmalı, araştırıldıkça anlam kazanmalı henüz karşılığı zihnimizde olmayan sözlüğümüzde.

Düşündüm ki daha çok okumalıyız-konuşacağımız yerde.

T.K



Kaynakça:

- The Porcupine Illusion – George Prochnik – 2007

- Kirpinin Dayanılmaz Cazibesi – Sevil Atasoy

- Futuristika




30 Haziran 2012 Cumartesi

Son Kullanma Tarihi Geçmiş Mutluluklar

Uzun zaman geçmişti kendimle hesaplaşmayalı. Eskiden beri tuttuğumun o hesap defterini atalı, aynalara uzun uzun bakmayalı çok olmuştu halbuki. Kendime hayran kalmayı unutmuştum sanki...

Ne çok severdim eskiden kendimi. Her zerremle barışık, her özelliğimle övünen bir 'ben' vardım. Bir ben düşünürdüm belki kendimi ama milyonlar arkamdaymışcasına davranırdım. Söylediğim yalanlar, takmadığım maskeler, uydurmadığım hayaller kalmamıştı. Tüketmiştim. Sonunda benim de tükeneceğimi bile bile.

Boyundan büyük sözler söylerdi, derdi arkamdan çoğu kişi ama ben yüzüne gülünen arkasından konuşulan biri olmak istemiştim sanki. Kalabalıklar içinde kahkaha atan, yalnızlıkta yalın ayaklarla kırıklara basıp kan ağlayan biriydim. Işık saçtığını düşünen çevreye zararlı bir lamba gibi sahte ışıklarım yamalarımı gizler nitelikte ürperticiydi.

Sonra kurtuldum sandım. Bütün koyu renkleri attım hayatımdan-hayatımın sadece o renklerden ibaret olduğunu bilmeden. Ben de atıldım. Yok oldum.

Başarılar içinde sarhoşken bile mutlu değildim. Bazen yakalardı bu anlarımı dostlarım, 'Neden' derlerdi, 'Neden bu kadar mutsuzsun?'

'Yeterince mükemmel değilim.' derdim, küstahca. Hırsın beni başkalaştırdığını sonradan anladım. Kendime onca zararı verdikten sonra.  Ben'i ben öldürdükten sonra.

Geç miydi her şey için? Son kullanma tarihi geçmiş miydi mutluluklarımızın?

Zoraki düşler kurar oldum. Düşlerimde bile beyaz kuğu olamadım.Siyaha çaldım.

Sen hiç siyah kuğu gördün mü diye sorarlar insanlar birbirlerine, 'görmekten bıkan birilerinin olduğunu' bilmeyerek.

Kendinden bile korktuğun zamanların olur, tırmalarsın kendini uysal sandığın karanlığınla. Değişirsin sonra, başkası olursun. Hiç olmak istemediğin birine benzersin gitgide.

Siyahlaşır düşüncelerin gibi bedenin de. O olursun:

Siyah bir kuğu.

Neden mi anlatılayorum sana bu hikayeyi, belki bıkmışımdır etrafımdaki siyah kuğulardan ha ne dersin?

Sen bıkmadın mı yoksa?

T.K












20 Mayıs 2012 Pazar

KIRMIZI İBİKLİ KÜÇÜK TAVUK


Zamanın birinde bir çiftlikte kırmızı ibikli küçük bir tavuk yaşarmış. Tavuk kendi yiyeceğini kendisi bulur ve bu güzel çiftlikte çok mutlu bir hayat yaşarmış. Bir gün buğday taneleri bulmuş ve bunları ekerek daha çok yiyecek elde edeceğini düşünmüş. Ancak nasıl ekeceğini bilmediği için arkadaşlarından yardım istemiş:

'- Bu buğday tanelerini ekmek için kim bana yardım edecek ?'

Ördek cevaplamış:'- Ben yardım edemem, ancak istersen sana kahve tohumu satabilirim. Buğday yerine kahve ekersen, çok para kazanır ve istediğin kadar buğday alırsın.'

Domuz oradan seslenmiş:'- Ben de yardım edemem, ancak kahve ekersen ürünlerini ben satın alırım.'

Fare hemen atlamış:'- Ben buğday ekiminden anlamam ancak kahve ekmek için gereken parayı sana borç verebilirim, sonra ödersin.'

Ticaretten ve tarımdan anlamayan kırmızı ibikli şirin tavuk, bu sözler sonrasında kahve ekmeye karar vermiş ve buğdaydan vazgeçmiş. Ancak kahve nasıl ekilir bilmediğinden yine yardım istemiş:


 '- Kahve ekmek için kim bana yardım edecek?'


Ördek:'- Ben yardım edemem, ancak kahvenin çabuk büyümesi için gereken gübreyi sana satabilirim' demiş.

Domuz:'- Ben kahve yetiştirmekten anlamam ancak kahveleri zararlı böceklerden korumak için ilaca ihtiyacın var, istersen sana satarım' demiş.

Fare de:'- Gübre ve ilaç için gereken parayı istersen sana borç olarak veririm ' demiş.

Sonunda kırmızı ibikli tavuk çalışmaya başlamış, çalışmıııııış çalışmış.

Kahve yetiştirmek buğday yetiştirmekten daha zormuş ve daha çok gübre ve ilaç gerekiyormuş. Ama tavuğumuz sonunda çok zengin olacağını hayal ederek sabretmiş. Ve sonunda hasat zamanı gelmiş ve gerçekten de tavuk çok miktarda ürün elde etmiş, kendisine yol gösteren arkadaşlarına seslenmiş:


'- Kahveleri satmama kim yardım edecek?'

Ördek:'- Ben yardım edemem, ancak kahveleri işlemek ve paketlemek için benim fabrikama getirmelisin.'

Domuz:'- Ben de yardım edemem, zaten her önüne gelen kahve ektiği için kahve fiyatları çok düştü, senin kahven beş para etmez.'

Fare:'- Ben bu işlerden anlamam, ayrıca artık sana verdiğim borçları ödemen lazım.'

Sonunda kırmızı ibikli küçük tavuk gerçeğin farkına varmış ve buğday yerine kahve ekmenin büyük bir hata olduğunu anlamış, çünkü borç içinde imiş ve yiyecek tek bir lokması yokmuş. Açlıktan ölmemek için yine yardımistemiş:


'- Yiyecek bir kaç lokma bulmama kim yardım edecek?'

Ördek:- Ben yardım edemem, senin hiç paran yok.'

Domuz:'- Ben de yardım edemem, zaten herkes kahve ektiği için buğday eken de kalmadı, yiyecek yok.'

Fare:'- Ben yiyecek bulamam. Ancak bana borçlarını ödemediğin için para yerine senin tarlanı almak zorundayım, iyi bir tavuk olursan, belki senin o tarlada boğaz tokluğuna çalışıp, benim için buğday yetiştirmene izin verebilirim.' demis.

Şimdilerde bizim kırmızı ibikli küçük tavuğumuz, artık farenin olan eski tarlasında buğday yetiştiriyor ve karnını doyurmaya çalışıyor.


Kaynak : İngiltere'de ilkokullarda okuma kitabı olarak okutulan
'The Little Red Hen' kitabı.

***
"Dünyada her millet, icraatına tahammül ettiği hükümetin  mesuliyetine ortak sayılır."   
Mustafa Kemal ATATÜRK



15 Nisan 2012 Pazar

Bugün ayın kaçı?

Beyaz bir sayfa aldım. Karaladım üstünü, sonra bilmezliğe yattım. Hatasız kul olur sandım. 'İyi duygularımı istismar etmez'e inandım. Beyaz bir sayfa aldım. Karaladı üstünü ve sonra bilmezliğe yattım. Ben karaladım sandım. Onun, hatasız olduğunu düşündüm. Hata hep bende sandım. Bir para attım havaya, ya yazı ya da tura gelir sandım. Ben cümleler türettim, güzel duygular biriktirdim-hayatta her şey karşılıklı sandım. Ben sandım, biri gelip karaladı beyaz sayfamı. Sayfam başta zaten karalanmıştır sandım. Safa yattım ve hep aldatıldım.

Klişe, bayağı, basmakalıp, sıradan, olağan, aynı ve rutin giden şeyleri anlatmak için ne kadar çok laf var ve biz bunları ne kadar çok dillendiriyoruz. Bir bardağı soğuk bir suyla doldurdum. Yarısını içebildim ancak-hevesim buz kesti. Kahkaha attım. Aşırıya kaçtım. Çok bağırdım. Normal olmayan bütün hayatların kesişim noktasında gibiydim. Ama bir o kadar da bayağı ve sıradan ve klişe ve olağan bir yerdeydim...

Kendini nasıl bilirdin, dedi cenazemin imamı. Ben bilmem başkasına sorun, diyemedim. Anlattım o beş para etmez şerefsizi. Nasıl kandırıldığını fakat ne kadar kandırılsa da tekrar ve tekrar hep inandığını anlattım 'onun'.

Bugün ayın kaçı, diye sordu yanımdaki. Yüzüne baktım, kırışıklarını ütülemek istedim-saçmaladım. Bugün ayın kaçıydı? Kaç kere kaçmıştı benden hayallerim ya da ben kaçanlardan kaçını tutabilmiştim. Veyahut tuttuklarımdan kaçı benim için şer'e dönüşmemişti... Bugün ayın kaçıydı? Hayatımdan bu ay neler kaçmalıydı?

Beyaz bir sayfa sandım. 'Siyah renkler sadece kabuslardadır'a inadım. Kötü bir hayat ödünç-aldım ve kara bir sayfa aldım. En güzel renk budur sandım. Ona hep inandım. İnandım ve yaşlandım...

Bugün ayın 15'i. Bütün ayın tam ortası. Aynı yaşanmadan kaçan hayallerim gibi, isteklerimle yaşadıklarımın tam hesaplaşma noktası.

Beyaz bir sayfa aldım ve bu sefer o karalamadan çöpe attım. Onun, o attığım yerde olması gerekirken kendimi değil onu yaşatmakta yarar olur sandım. Yanlışa inandım ve doğru yoldan giderken tekrar yanlış sokağa saptım.

T.K




3 Şubat 2012 Cuma

Sessizlik En Beceriksiz Terzidir

Kim olduğunun önemi yok. Daha önce ne kadar günah yaptığının da. İsminin hiç önemi yok şayet ben de etki bırakmadıysa. Düzenli cümleler kurmana gerek yok, yüklem hep sonda olmayabilir. Özneyle derdin yok, sorunun nesne ile ilgili. Kafesin dar geliyorsa sana, çözüm geniş bir kafese sahip olma hayalinde mevcut değil. Hayatını mahveden kişilerin kim olduğunun önemi yok. Sana ne yaptıklarının da. Sana senden başka kötülük yapan biri yok, bunu duydun mu peki daha önce: Seni senden çok üzen kimse yok.

Büyük egolar tanıdın mı hiç? Bedenlerinden büyük egoları olan insanlar biliyor musun? Çoğu çirkin olur bu kimselerin. Kendi çirkinliklerinin prens-prenses'leridir. Bu cümle, okunduğunda gelir hemen akla birkaç kişi. İlk ihaneti hatırlıyor musun? Hatırlama çünkü son olmayacak. Hatırlama çünkü hatırladığın her an acı çekeceksin. Hatırlama çünkü o acı çektiğin kişi bunu hatırlamayacak. Ve son kez hatırlama çünkü, çünküsü yok, sadece hatırlama olur mu!

Aklını çıkarıyor mu bazı hatıralar, bazı şahsiyetler. Nefret havuzunda mutluluk üretir mi hiç hücreler! Sanki, sanki vakitlerden bir kış akşamı. Hava soğuk ve sen üşümüş parmaklarını gökyüzüne uzatıp bir şeyler diliyorsun. Duyan var mı bilmiyorsun. Hayaller biriktirip, bozuk para gibi harcıyorsun. Oysa sen ne edepli ne ahlaklı ne iyi bir çocuktun. Her denileni yapardın. Yaptığın için mi böyle oldun? Hep başkası senin yerine düşündüğü için mi oyunun son perdesinde bütün günahlar sana yıkıldı-habersiz!

Sustukça büyüyeceğini sanardın. Sahte güneşlerin vardı beslendiğin. Yönünü yanlış seçen bir ayçiçeği gibiydin. Yanlış şeyler yaşadın. Yanlış kişilere aşık oldun...Bir hayat diktiler senin için, onlara göre en pahalı kumaştan. Ama büyük geldi sana bu hayat. Kolları senden uzun, beli genişceydi. Sığamazdın, sığamazdık hiçbirimiz. Çünkü geçmişte yapamadıkları her şey için, genişlettiler kıyafeti. Kısa olmasın elalem ne der'i düşündüler, en afillisi olsun dediler, bizi yansıtsın dediler. Sen sustun sadece onlar dediler.

Ve sen, sen olmadın bu yaşına kadar. Onların diktirdiği kıyafeti taşımaya çalışan bir model oldun. Ama taşıyamadın. Ve biliyor musun yüzlerce insan tanıdım ama onu taşıyacak birini görmedim henüz. Senden dünyada bile mevcut olmayan kusursuzluğu istediler. Sen onlara itaat ettin. Büyüdüğünü sandın ama aldandın.

Büyüyen tek şey üzerine dikilen kıyafetti evlat, bunu hiç anlayamadın.

T.K




27 Ocak 2012 Cuma

Siyah İçinde Gizlidir Beyaz

Bembeyaz başladı gün, bugün yolculuğuna. Kuzeyi, güneyi bütün yamaçları, varlıkları ve yokluklarıyla bembeyazdı işte. Tedirgin oldum penceremden bu portreyi görünce. Sevmezdim zira beyazı. Korkuturdu beni bu renk. Çünkü potansiyel bir kirlenmeyi barındırırdı içinde. Onu koruma gücünü kendimde bulamayacağımdan korkardım en çok. Ben küçüklükten beri beyaz şeyler sevmem bu yüzden. Hiç beyaz t-shirtüm olmamıştır mesela. Almaya kalktıklarında alınmaması için ne kadar göz yaşı döktüğümü hatırlarım. Beyaz hep ölümün rengidir gözümde. Beyaz kefene sarılmış bedenler, beyaza dönmüş renkle morga giden ölüler... Beyaz bazen acılar kadar mutluluktur da. Sabit değildir insanlara göründüğü renk gibi. Bazıları çok sever,saflıktır onlar için bu renk o yüzden giyerler bembeyaz renkte gelinliklerini. Herkes sevse de bu rengi ben sevmiyorum zorla değil ya.

Gözlerimi kapatıp hayal kurmak istediğimde beyaz bir arka fon canlanır hayalimde ve hemen açarım gözlerimi bunu fark ettiğimde. Durgunlaşırım, karanlık bir köşeye geçip ağlarım. Garip gelir bu davranışım çoğuna göre ama bilmezler daha küçük yaşta görmüşümdür en sevdiğim insanı o beyaz kefen içinde. Beyaz bir şeyi görünce aklıma hep o gelir. Onun bana hissettirdikleri ve bir çok şeyi öğretemeden benden uzaklaşıp gidişi. Beyaza gitmiştir o ve o beyaz beni ondan uzaklaştırmıştır. Kar yağmasın isterim o yüzden. Kar yüzünden ne çok sevinirdi çocukken arkadaşlarım tatil oldu diye. Ben odamın penceresini kapatıp görmezden gelirdim onu. Şeffaflaşıp yok olana kadar küserdim dışarılara. Beyaz'ın benden aldıkları kadar ben de ondan almak isterdim öcümü. Belki bu yüzdendir hep siyah şeyleri sevişim bu hayatta. Beyaz kağıtlara siyah rengi karalamak ne büyük haz verirdi yazı yazdığım o anlarda.

İçim sıkılıyor bu günlerde. Kışın geldiğinden midir, bir şeyleri özleyip eksikliğini hissettiğimden midir bilemiyorum.Sıkılıyorum ve sebebini, anlamadığım dilde söylüyor bana içim. Ve o içim, dışım kadar net değil-değişiyor. Bir iyi oluyor bir kötü. Bazen siyaha çalıyor rengi bazen beyaza. Az uyuyor çok nefret ediyor. Az nefes alıp çok yoruluyor. Susuyorum varlıklara. Elimden giden yokluklara üzülemeden yok oluyorum ben de onlarla. Anlayamıyorum ne kendimi ne de benden gidip bana geri gelemeyen şeyleri. İhtiyacım olduğu zamanlarda, tarihin en büyük yalnızlığı ile yalnız kalma ironisi... Kendini anlayamazsın ya bazen başkası sana kendini anlatır ya bilgiçlikle ve klişe sözlerle seni avutmaya çalışırlar ya sen de içinden bir s*ktir çekersin ya onlara... İşte o hale yaklaşıyorum ben de. Beyazı, nefret ettiğim kadar özlüyorum da aslında. Benden koparıp aldıklarını özlüyorum, benim beyaza gidemediğime üzülüyorum, o cesareti bulamadığımdan yakınıyorum-günah yapıyorum. Saçma ile dolduruyorum cümlelerimi saçma sapan fikirler ateşliyorum. Tatlı şeyler atıyorum ağzıma ama zehir zemberek şeyleri aşeriyorum. Kötü oluyorum bu günlerde. Çok siyah takılıyorum...

T.K




21 Ocak 2012 Cumartesi

Bana göre AŞK

Onu severdim. Her şeye rağmen hem de: Başkasını sevdiğini bile bile, bir gün benim olacağını düşüne düşüne... Severdim işte.Neden seviyorum diye sormadım hiçbir zaman kendime veya ne zaman onu bırakır da bana gelir diye sitem etmedim kimseye. Sessizce ama isteyerek beklerdim sevgimi paylaşsın o da diye. Onu her düşündüğümde içime dolan güzel hisleri paylaşmak için ya yazar ya da şarkı söylerdim. Gerektiğinde hatırlardım onu, çünkü kendime pek acı çektirmek istemezdim-bilirdim, çekerdim çünkü. Onu düşündüğümde içimdeki güzel hissiyatlar kadar acı da yer edinir ben de. Hem de öyle arkalarda falan da değil baş köşelerde.

Birgün onun bana layık olmadığını anladım.Ne sevdiği kişi benim kadar sevebilirdi onu, ne de o bana benim ona aşık olduğum kadar aşk üretebilirdi hücrelerinde. Zaten bu istek de aşk değildi. İstemek, beklemek veyahut karşılıklı bir ticaret. Aşkın bunlar olmadığını anladığım an zaten ona aşık olmaktan vazgeçtim. Çok güzeldi evet, gülünce bir meleğe dönerdi ki hiç ağlarken görmedim onu hep melekti gözümde. Farklı dünyaların insanlarıydık ama her gördüğümde heyecanlanırdım ondan, beraberliğimizi beklerken bile bunun imkansızlığı düşüncelerimde anlam ifade etmezdi. Onu her gördüğümde tekrar aşık olduğumu düşünürdüm ki ondan pek görmek istemezdim onu. Fakat soluk teni kadar solmuştu ben de isminin değeri. Artık benim olmayan bir çiçekti ki zaten bensiz de yaşayabilecekti.

Aşk... Hakkında asırlardan beri yazılan ama çözülemeyen az bilinmeyenli çok dereceli bir denklem. Tek bir cevabı yok, tek bir bileni yok... Herkes bir şeyler söyler hakkında ama doğru mu yanlış mı kimse bilemez, ölçemez. Ki bilseydi zaten üniversitelerde okutulan bilimlerden olmaz mıydı o da sanki!

Bu yüzden ben aşk şudur diye başlamayı sevmem cümlelerime, bana göre aşk, ona göre aşk, diğerlerine göre aşk'a inanırım çünkü. Bana göre aşk,  aşık olmadan harflere emir verip onu tanımlayamayacağımız şeydir ve kişiseldir.Bana göre aşk, bu kelimeyi söylediğim anda aklıma ilk gelen ve beni ilk gülümsetip kalbimi heyecanlandıran şeydir. Ya size göre ?

T.K