19 Haziran 2011 Pazar

Bir Pazar Günü


Aklıma gelen bütün yalanları söyledim, aklına gelenleri de. Elimden geldiğince kandırmaya çalıştım onu. Başardım mı, bilemiyorum. ‘Başarmak’ tanım aralığı geniş bir sözcük.  Gerçekler inandırıcı değil bu aralar. O yüzden bu yolu seçtim belki. İlerde ‘keşke’ diyeceğim bunun için. Büyük bir keşke olacak belki de. Olsun diğerlerinin yanına koyarım onu da, yalnız kalmaz ya benim gibi. Peki ya inanmadıysa bana, bu da bir olasılık sonuçta. Gözlerime baktı çünkü, ben önceden yazdığım senaryoyu ona okurken, büyük nefretle bakıyordu bana. İnanmadığım şeyleri, uğrunda öleceğim gerçeklerle eşdeğermiş gibi ‘tuttum’ ve cümlelerim çenemden kaydı, yere düştü, kırılmadan ‘tuttum’. Sözde gerçeklerin dünyasında, yalanlarla parçalanıyorduk. İnandı sanırım o anda bana. Emeklerim boşuna gitmemişti, mutlu oldum ama belli etmemeliydim. Yarım kalan kahvesi aynı sohbetimiz kadar buz kesmişti.

Bazen yalanlar gerçeklerden daha acıtıcı olurdu. Okuduğun romanın son sayfasına geldiğinde, o son sayfayı yırtıp denize atasın gelirdi, sonlardan hoşlanmadığın anlarında olurdun.

Bazen yalanlar sığınılacak güzel bir liman, limanlarsa birbirinden harika yalan gemicikleri ile dolu olurdu. Demir atıp beklerlerdi. Doğru kasırgalarından kaçmışlardı belki de.

Sıkıntılı bir havada ‘mutluyum’ demek nasıl serinletirdi havanı. Doğru zamanlarda doğru cümleler kurmak… Bazen izlediğin bir film hüzünlendirirdi seni bazen o film zaten hayatın olurdu. Bir yaprak daha düştü ağaçtan evinin önüne. Sonra en sevmediğin komşun üzerine basıp zilinizi çalarak bir şeyler istedi.

Odana geçtin,  biraz depresif-biraz melankolik olan maskeni taktın. Dışarı çıktın.

Sana yeşil çok yakışıyordu. Ağlarken gözlerinin mavisi ile harika bir uyum oluşturuyordu, bilemezsin. Hele gökyüzü de masmavi ise, oturup ağlamaklı halini izlemek bir sanat filmi izlemek kadar doyurucu olurdu benim için.

Yalanlarla doyurdum seni ve bana kin doluşunu seyrettim keyifle. Seni de kendimden uzaklaştırmayı başardım, seni çok sevsem de.

Çünkü ben, kendimi bir başkası ile paylaşmayı çekemeyecek kadar kendini seven bir insan oldum.

Bunu bana, ben 10 yaşındayken vefat eden bir yazar öğretmişti: okuduğum kitaptan.

Bir Pazar günüydü hatırladığım kadarıyla.

En az şimdiki kadar yalın bir hüzünle oturmuştum onun gibi banka.

En az onun gibi kendimi seviyordum ve kimse ile paylaşmayacaktım.

Belki de…


1 Haziran 2011 Çarşamba

Son günlerde midem çok bulanıyor...


Geçenlerde bir bayanla tanıştım. Aslında pek tanıştığımız söylenemez, sıkıcı otobüs yolculuklarımdan birinde yanımda oturmuş ve aniden belki de gözlüklerimin vermiş olduğu bilgiç havasıyla bana : “Son günlerde midem çok bulanıyor” dedi. Beklenmedik bir anda, bu farklı soru karşısında şaşkınca gülümsemişim ki devam etti söylediklerine: “ Ama öyle böyle değil, bazen geçiyor gibi oluyor fakat ardından daha şiddetlice devam ediyor. Sürekli aşeriyorum ayrıca bugünlerde.” Ciddi anlamda bir şaşkınlık geçiriyordum. Etrafıma baktım, benden başka bu bayanı dinleyen yoktu. Önümdeki yanında spor gazetesi okuyan adamın gazetesine göz ucuyla, çaktırmadan(!) bakıyor, ayaktaki insanlar vahim bir şekilde ayakta kalabilme savaşı veriyor, ötekisinin ise karnı acıkmış belli reklam panolarındaki pizzalara şehvetlice bakıyordu.

Sonra birden ana olaya döndüm, orta yaşlı bu bayan gözlerimin içine bakıp benden yanıt bekliyordu. “Biliyor musunuz, aynı şeyler bende de oluyor.” Bu cümlem bayanın tedirgin yüz hatlarını yeniden inşa etti, gülümsetti. Sonra tekrar ciddi bir ses tonu ile bana: “ Nasıl yani?” diyebildi.  “Evet, son günlerde benim de midem bulanıyor. Özellikle farkındalığımın yüksek olduğu zamanlarda. İnsanların cehaletine, at gözlüklerine, inançsızlıklarına, yozlaşmayı gaye edinme çabalarına, sürekli mutsuz çehre ile kin ve nefretle bakmalarına, kısacası bir çok şeye midem bulanıyor.”

Aynı tempo ile sözlerime devam ettim: “Ve aynı şekilde ben de aşeriyorum sürekli ama yemeklere falan değil. –İyi şeylere- Daha doğrusu iyi olan her şeye. Mesela yemeğini yanındaki yavru köpekle paylaşan çocuğa, kin beslemeden karşılıksız yardım eden dosta, emeğin hakkını fazlasıyla veren işverene, aykırılıkla ayrıcalığı bir tutmayan hükümetlere… Aslında aşerecek iyi olan çok şey var, tabii güzel düşüğündüğümüzde! “

Cümlemin bitmesiyle heyecanla söze girdi bayan, titrek sesle birkaç kelimeyi birleştirip cümle kurmaya çalıştı. Duygulanmıştı, şaşırmıştı. Evet birileri hep cahil olmaya zorlanacaktı, birileri gerçekleri görmezlikten gelmekten keyif duyacaktı, birileri hep güçlünün yanında güçsüzü ezecekti ama bu birilerinin, mide bulantısının,  yanında aşerecek iyi olan birçok şey vardı. Güzeli inşa etmek için kötüyü görmeye gerek yoktu, iyi düşünsek yeterdi.

Otobüsten inerken bana sadece gülümsedi. Emindim ki bu gülümseme daha birçok kişiye bulaşacaktı.

T.K