31 Ocak 2011 Pazartesi

6. Şık

Doğduğumuz andan itibaren başlar maraton. Belki buna ilk tepkimiz bu yüzden ağlamaktır, haykırmaktır, istemiyorum dercesine. Sınavlar, bitmek bilmeyen ve istemediğimiz kadar çok olan o sınavlar. Birinden iyi yaptım artık bitti diyemeden diğerine, ikincisi felaketti ama bu sondu diye çığlık atamadan bir ötekisine girdiğimiz, hayatımızın giriş anahtarı denilen sınavlar.. Sizce de çok fazla sınav olmuyor muyuz? Ya da hayat gerçekten de sınavdan ibaret klişe tanımlı 2 heceli basit bir sözcük mü?

Çok değil, daha geçen yıl tanıdım onu. Aslında üniversite kütüphanesinde kendimi bulduğum her an, onu görebiliyordum. Her zaman aynı yeri kendine tutardı, çantasını masanın sol köşesine bırakıp kafasını kaldırmadan hep aynı bakışlarla, bir şeylerle uğraşırdı. Tanışmamız bahar döneminin ilk haftalarında oldu. Yanına oturup bir şeyler sormuştum, sonra da öğle arası birlikte yemek yemiştik. Çok fazla konuşmazdı, aklı hep kütüphanede bıraktığı sorularda olurdu. Suskunluğu bozup, “Yeter artık bırak dersleri düşünmeyi, sen hiç konuşmazsın” dedim. Yüzüme baktı, yutkundu “Ne hakkında” dedi biten nefesini almasına izin vermeden “ Hayat hakkında” dedim.. Ellerinin bir an titrediğine şahit oldum, sanki söylediklerim bir tokat gibi çarpmıştı benliğine. Cevap vermeden uzaklaştı, bu onunla ilk ve son konuşmamız oldu.Hayatı bir kez kaçıran kişinin, diğer seferi de yakalaması hep zor olmuştur. Kaçan seferler, hep bir değerini de kaçırtacak cinste etkileyicidir.

Keşke dedim sınavlarda 6. şıkkımız olsa, onu bize bıraksalar. Kendi doğrularımız hep doğru çıksa, 6. şık sınavlarla hayatın bir köprüsü olsa ve bu sayede hayatı bu köprü yardımı ile kaçırmasak. Keşke dedim kitaplar hep formülleri değil de hayatı da anlatsa, içinde biraz da biz olsak. Dedim keşke hayatı bir kez kaçıranların 2. birer şansı olsa. Herkes görse, formüller hayatının çözüm yolu değil, 0 puan verilen her soru yanlış değil, senden daha iyi notlar alan kişi senden daha iyi değil, bütün sorular sorun değil.. Keşke dedim keşke…

11. soruyu yine aynı şıkla işaretledim, 12.sinde yine aynı şık.. Uyardı yanımdaki beni, “bu kadar üst üste aynı şık olmaz, yanlışın var” dedi. “Belli standartlara, kısmi otoritelere, ismini hiç öğrenemeyeceğimiz kişilere göre yanlış olabilir ama bu benim doğrum” dedim. Her zaman kendi doğrularım başkalarının yanlış dediklerinden üstün gelirdi.

Makasladım sorunları, cümleleri kelimelere ayırdım, farklı kombinasyonlarla farklı anlamlar yakaladım. Hepsi doğruydu, kimse 4 anlamım yüzünden 1’ini yok etmeye çalışmadı. Hayatın anlamını yok ederek kaçırttılar, renklerin içine hep biraz daha siyah kattılar. Gözlerinde yaşam hep gün batımı tablosu oldu insanların. Kahvemi yudumladım günün en zifiri anında ve elime kibrit kutusunu alıp bir mum yaktım, sönmeye yüz tutmuş yarınlara.

O zaman hiç unutmayalım: 6. şıklarımız olmalı bizim. Trafiğin yoğun olduğu anlarda hayata kavuşturacak alternatif köprülerimizdir zira onlar bizim için. Bazen bütün soruların sorun olmadığını anladığımızda kendimize “ne yapıyorum ben” diye sormalıyız. O zaman hayatın neresini kaçırdığımızın farkına varıp çok geçmeden kaçan kısmın peşine düşebiliriz. En azından bir şey yapmamaktan iyidir değil mi?

29 Ocak 2011 Cumartesi

Hiç Aşık Oldun Mu ¿¿¿

Kafam bulanık. Aşırı gürültü var kulaklarımda. Zihnimin deryasına küçük taşlar fırlatıyorum, daha da bulanıyor. Derin bir nefes alıyorum sonra bırakmadan nefesimi bir daha almaya çalışıyorum-başaramıyorum. Ellerim titriyor, parmaklarımın arasındaki fotoğraf düşüyor-tutamıyorum. Ne zaman kaybetmekten korksam bir şeyleri hep kaybediyorum ve kalplerimden düşüşlerini ne yazık ki tutamıyorum, bunu başaramıyorum.

Eskisinden daha güçlü diyemem kendime, kırıklarım var  ruhumda. Kırıkların arasından sızıyor anılar, benliğimi ele geçirirken acı da veriyor. Bazı yerlerim acıya uyuştu bazıları ise henüz değil. Eğilip düşen fotoğrafı almaya çabalıyorum, çamura batıp kirlendiğini görüyorum. Aslında düşmeden önce de kirli değil miydi zaten diyorum, kendimi azarlamaktan korkup-susuyorum.

Oracıkta bırakıyorum çamurlu fotoğrafı. Artık ondan uzaklaştım diyorum fakat ya zihnimdeki fotoğraf karesi. Ondan nasıl uzaklaşacağım ki. Yok o çözüm yolunu denedim, intihar demeyin. O bir kandırmaca, bir oyun. Kendini öldürmek, onu öldürmek, anıları öldürmek, sözleri öldürmek yeterli bir çözüm değil, sıçrayan kanları hala yüzümde iken kaybolmuş hatıraların. Katillerin dünyası değil istediğim, çözüm yolum öldürmek değil, yok etmek değil..Ki ben de bilmiyorum zaten hangi yolun benim olduğunu.

Yüksek bir yere tırmandım, batmaya hazırlanan güneşin yorgun ışıklarını tenimde hissederek ben de yoruldum. Elimi cebime atıp bir kağıt çıkarttım. Küçük bir kağıt parçasına yazılmış ondört harfli bir soru cümlesi: “Hiç aşık oldun mu” Ben oldum ya sen diye haykırıyorum kendi kendime.Duymadığını biliyorum onun fakat hissetmesini istiyorum. Ben aşık oldum. Aşksa dört mevsimi bahar yapan, kar tanelerinde yüzdüren, karanlıkta ışık, aydınlıkta rehber olan bir şeyse,  ben oldum.. Hiçlikler dolu dünyaya anlam katan özne, susuz da yoluna devam eden bir gemi ise aşk, ben aşık oldum..

Çığrından çıkan hissiyatlarım kağıt  parçasını uzaklara fırlatmamla biraz duruldu. Aşktan bahseden küçük bir balık, büyüğüne yem oldu.

Son zamanlarda çıktığım seyahatlerde, katıldığım davetlerde aşk’ı anmaz oldum, onun gittiği mekanlara uğramaz oldum. Aşk dendiği zaman bana bunu söyleyen kişilere hep sorarım ben, sen hiç aşık oldun mu diye. Oldum diyenlere hayır olmamışsın ki hala aşktan bahsedebiliyorsun derim.

Üşüyorum onsuz, eksiğim onsuz , bulanığım onsuz… Aşk kanatlandırmadan uçurur belki ama korunaksız da düşürmeyi başarır. Aşk acıTır ve o aslında bir tür acıDır..

♣♣ Akıllardaki acımasız tanrıça: NEFRET♣♣ ☼→☻←☼

 Bir günah kadar gizli, bir lanet kadar ürpertici korkunç bir hayal saklanıyordu karanlık bir mahzenin en ücra yerinde. Kimileri unutulduğunu düşünse de , ateşi hala yanıyor, sıcaklığı ise zihinleri yok ediyordu. Nefretin kanlı lekesi, "toz pembe" denen hayalleri zifiri bir karanlığa döndürmeyi başarmış gibiydi.

Tutku bazen ölüme giden kestirme bir yoldu. İnsanlar tutkuları ile hareket eder, bazen ise tutkuları için yaşarlardı. Kimilerinin aşkları, kimilerinin sevgileri tutkuları ile çoğalır, taşardı. Bir yâr, diğer yârin gözünden düşüp yaralanırdı bazen. Tutku hoyratlaşır, hoyrat esen rüzgardan feyz alır, insanları kendi uçurumlarından acımazsızca düşürürken çığlıklar ona armağan kalırdı.

Boylu boyunca uzanmış hayal kırıklıklarında yürürken insan, beşeri acılarını cebine koyup, kanlı ayaklarla hala kırılmış, yıpranmış, acıtan her şeyin üzerinden geçmeye devam ediyordu. Gayri nüktedan bir sima, iki anlamlı bakış arasında belki kaçamak bir gülümsemeyi yakalamak umuduyla, ciddiyetini bahşedilen hayatın acımasız tanrıçası olan nefrete döndürmüş, sorulmamış bir soruya cevap bekler gibi, manasını kaybetmiş satırlar gibi ümitsizce bakıyordu.

Hayat gerçekler ile anlamlıydı. Tutku bazen mantığı kaybettiriyordu. Ama gerçek hep bir yerde mutlakiyetini sürdüyordu. Zaman geldi, kayboldu gerçekler. Gerçek, yalan söyledi. Düşünebildi mi zihinler: "Gerçek, yalan söyler ise" ne olurdu ?

Sıcaklığı hissedilen hayal, karanlık mahzeninin ücra yerinden çıkmaya hazırlanıyor gibiydi. Zifiri hayaller, gün ışığını lekeliyordu ve umutların takatleri kalmamıştı. Tükeniyorlardı.Yorgun umutların dinlenmesi lazımdı belki de. Gün gelecek, şafak kadar korkunç ama hakkaniyet sahibi bir yürek hızla çarparken bu yozlaşmış dediğimiz hayatta, iyiliğin yüzyıllar önce ekilmiş tohumu filizlenecekti.

Bir son'un olmadığını düşünen insanlar, son'a gelindiğinin farkındalar mıydı ???
Ya da bu -zehirleyici- lezzeti en SON kim tadanacaktı?..

▂ KAÇAK

Gölgelerden ya da gölgelerin asıl bedenlerinden, kaçmayı bir marifet sayarmışcasına yalnızlığını daha da yalınlaştırmak için en kısa yoldur kaçmak. En kısa ama en zayıf da. Zamanın hata yapmak için insanları zor durumlara düşürdüğü anlarda, sahip olduğunuz en güzel şeyleri teker teker kaybetmek zorunda bırakıldığınızda, kaçamak hayallerin büyüsüne kapılıp sizin de büyük bir arzu ile kaçmak istediğiniz o buhran anlarında en kolay görünen ama lanetli hissiyatını bütün yaşam boyu hissedeceğiniz, göz yaşlarının sizi uğurlayacağı bir hüzündür kaçmak.

Avcısını gören bir av misali; ürkek, heyecanlı ve titrek adımlarla koşar iken, bazen arkada neler bıraktığını unutur insan. Ne kolaydır değil mi zor bir durumda her şeyi bırakmak? Tamahkar dendikçe, aza tamah etmekten de kaçınan, bazen evrendeki her şeyden vahşi olur insan...

Duygularını aşağılanma kompleksi ile ücra yerlerde saklayan, ama gün geldiğinde bile artık onları hep ücra barınaklarında besleyip sonra da unutan, sahip olduğu her şeyi, kaybettiğinde büyük bir acı ile anlayan, daha sonra bazı şeyleri film bittiğinde anlayan, ücra barınaklarına gidip, orada cehennemi yaşayandır insan.

Bazen kaçmak ister insan, her şeyi unutmak, acılardan, gölgelerden ve gölgelerin fani bedenlerinden kaçmak ister. Unutulmanın acısından mıdır ki, unutmak ister her şeyi, çaktırmadan iyi anıları cebine koyarak tabi. Kaçak yaşar hayatı. Belki bundandır, büyüyüp aile hayatından da hemen uzaklaşmak istemesi. Belki bundandır hep bir gün sizden ayrılacağım demesi..

Kim ne derse desin kaçar insan eski hayatından, eski korkularından, hayal kırıklıklarından. Savaşmak dururken, mücadele her zaman mümkün iken, o kaçar hep uzaklara. Zayıftır insan, acizdir, kolayı sevendir. Hakkını arayacağına susarak tepki gösterir. Suskunluğun içteki harikulade büyük çığlığına rağmen, o bundan da kaçar. Yapma cennetler oluşturur kendine, maskesi elinde gerçek hayata sahte mutluluklar ve başarılar sunar. Ama bilemez ne yazıkki: "Kendinin mutlu sonla biten masallarına" inanmıştır artık insan.

Gerçek hayatın doğruları zordu, onun için yanlışları doğrulaştırdı insan. Kolay olan, emek sarfedilmeyen her şey doğru oldu. Ortak paydada buluştu, yaşamın doğrucu(!) insanları. Çalışarak kazanılan sevgi, yerini anlık kaçamaklara, zor gelen bir çok şey ise gerçek olmayan hayallere karıştı. Gerçeklerden de kaçtı insan, alıştı artık kaçmalara, en kolay olan yoldan giderek basitleştirdi güzellikleri.

Her şeyden kaçabilir insan, kendisinden bile. Ama gün gelir, bir şeyden kaçamaz olur, başaramaz onu. Ölüm kapısını çalana dek!..

Aldatıldın mı, ağlıyor musun, yoruldun mu, yine mi susuyorsun, kaçıyorsun ama her defasında daha da yok oluyorsun...

°° Diriliş ☼

Gözlerini kapattın ve sahip olduğun bütün karanlık fikirlerini kaynaştırdın-çoğalttın. Hayal kırıklıklarının üzerinde canını acıtacağını bile bile yürüyüp, bir parça da sen kırdın. Zerre kadar umrunda olmadığına inandırdığın mutluluklar hücrelerinden kaçarken, bunun hassasiyeti hala senin içindeyken başka bir hayale demir atıp, orada kalma düşüncesini taşıyacak kadar güçlü olmadığını sen de biliyordun-unutamadın. Kaçamak düşler içinde, sonsuz şer're düşer iken, öznesini gizleyen bir tümce misali kendini ücra bir köşede saklamaya çalışıyordun-yanılıyordun. Bedbahttın, bahtın kadar bedbaht.. Manen ve bedenen.. Beyazın içinde kaybolan siyah gibi. Aldatmaları örten aşk gibi. Hataları telafi eden sevgi gibi. Bedbahttın, bunu sen zaten biliyordun, -onu- yapmadan önce de, yaptıktan sonraki kısa o anda da .. Hayatının her anında, her nefesinde, nefessizliğinde de. Sen hep biliyordun-eriyordun bir mum misali önce gözlerden.Sonra ruhtan bir parça kopuyordu, leb-i derya misali yakınındaydın asıl sonsuzluğun..

Ağlıyordun, gözyaşların süzülüyordu kapanmak bilmeyen çeşmenden. Usulca ilerliyordu, ağırdı taşıdığı yük biliyordum. Hataları, umutsuzlukları, sözde kalan yeminleri, yalanları-palavraları, ihanetleri taşıyordu. Düştüğü yeri lekeliyordu, ki sen genelde yağmur zamanını beklerdin ağlamak için. Kimse görsün istemezdin yağmur misali akan yaşlarını, acımalarını- sahte teselli cümlelerini, çok seviyormuşcasına bu laneti paylaşmaya çalışmaya-çalışmalarını.. İstemezdin, yağmurla bir olurdun. Görürdüm-izlerdim seni "yağmur" bitene kadar.Sana çok yakındım ama bu yakınlığın realitesi kadar da uzak. Acılarını biriktirip teselli armağanı almaya inanmışcasına dost olurdun umut maskesi takmış yalnızlıkla.Yalnızlığın yalınlığı-sahte yakınlığı aldatırdı seni. -Onu- yapmaktı armağanın ve zamanı geldi yaptın da-inanmıyordum aslında yapacağına.Belki de hala inanamıyorumdur yaptığına !

Beynini uyuşturmak güzel gelmişti ilk önce sana. Ölümü heveslice avuçluyor, kana kana içiyordun. Bir sürü hikaye geldi aklına o anlarda. Eskiden gerçek sandığın hikayeler. Ağlamamak için yeminliydin ve itiraf etmem gerekir ki bunda başarılı oldun da uzun bir süre. Onu gördün bir ara, hep merak da ederdin aslında, neye benziyor nasıl bir şey diyerek. Gördüğün an nefesin kesildi sonra çektin gölgeli gözlerini ondan, çırpındın her şey için çok geçti biliyordun-anlıyordun. O an intiharın çaresizliği içerisindeydin, kaçacak yolların tıkanmış olduğunu kabullenmek zor gelse de, 'zor olan bu şey asıl gerçeği kucaklayacağım tek şey mi' diye düşünmeden de edemedin.

Ve sen öldün-yok oldun-silindin.Geçmiş klasörümün yakında silinecek bölümündesin aslında. Senin yok oluşun bana ruhumun kaybettiği bedeni geri verdi. Senin boşalttığın beden şuan benim. Mezarının başındayım ve bedenimizin kurtulduğunu haykırıyorum. Yalnızlık acıydı-zordu. Yaşanılası duyguları cehennemi bir şerre sürüklerdi-yok ederdi. Ama biz değildik. Kurtardı bedenimizi- kendi bedeniymişcesine. İnandım-güvendim yokluğunu hissetmeden senin, mutluluğa pencere açtım.

Gözlerime uzun uzun baktı. Gülüşlerimizi hatırladı, sonsuzlaştı bedenim karanlık terketti senle beraber bedenimi. Mutluluk yağmurları altında şemsiyesiz dolaşıyordum artık. Sen yoktun içimdeki madalyonumun şer odaklı yanı ve ben de artık yalnız olmadığımı biliyordum..

►Cehennemin Daimi Tanrıçasına ...(¯`v´¯)

Karanlıkların efendisi ile dans ediyorum
Nefretiyle kinini ellerimle sıkıyorum
Bir musiki haline gelen hayatı
Gülmece bir metin gibi okuyup okuyup ağlıyorum

Zaman acımasız ve hoyrat
İnsanlar birbirlerine neden bu kadar soğuk kanat
Kanlı mücadeleyle oynamak olmuş büyük bir hakikat
Diyorlar seviyormuş gibi yap, insanlığını ise dışarı at

Kalpleri sıkıştıran bir buhran
Nefesler zor çıkarken, konuşmak olmuşsa hayal
Dön bir arkana bak diyorsa içindeki şeytan
De ona önemli değil dün,
Geçmişte kalamaz düşüncem artık hiçbir an

Acılı bir hatıra tutuyorsa bu beden
Hissiz bir bakış mı atarsın, bitmedi mi hala sitem
Gökyüzü şafağı her geçen gün karartırsa eğer
İçindeki ateş aydınlatsın günü, 
Bırakmasın sevgin gücünü bu alemden

Buğulanan gözlerden akıyor nefret belası
İçten içe gizlenen bir gençlik hatırası
Tizden çıkan bir hıçkırık vakası
Geceler kadar hüzünlüsün ve yıldızlarınsa atası..

Soğurulan bir yaşam sevgisi gibi
Sevgiden ziyade bu bir ölüm belirtisi
Akıllardan çıkmalı artık kinin derin şüphesi
Kelebekler kadar hürsün ve belki de
Kısa bir hayat hikayesi...

Hicran dolu yıllar,
Nefsin bedenleşip kandırdığı insan-ı mahlukatlar
Yok oluşu kadehe koyup,
Şarap misali içiyorlar

Gözlerden süzülür sonun vakur aldatmacası
Eskilerden kalma hisli bir parşomen parçası
İçten gelen bir haykırış mı doğanın bu iç acısı
Şüpheyi alıp gidiyor cehennemin daimi tanrıçası
Zihinlerden silinmiş olmalı ki nefretle bakıyor,
Ruhunun hastalıklı şeytani yarası!..

►Düşününce Özgür Olamıyormuş KelebeklerƸ̵̡Ӝ̵̨̄Ʒ

Çok düşünüyorum bugünlerde. Her kişiyi, her anı , her şeyi. Çok düşünüyor ve çok da incitiliyorum aynı zamanda. Sağanak halinde süzülüyor gözden yaşlar, geçmiş omzumda ağır bir yük, çok düşünüyorum onu da. Dün'leri doldurmaktan cebimde yarınlara yer kalmamış ki. Dünden kalma hayal kırıklıkları etkisini bugün de hissetirebiliyor ki, yarınlar için düşünememem belki bundandır aslında. O kadar canım acımış ki, yarınlarda da ne kadar daha üzülüceğimin tasası ondan takılmak istemiyor düşüncelerimin duraklarında.

Yaşamak, fazla düşünmeden mutlu mesut yaşamak. Her anı değerlendirip küçük bir olaya dahi mutlu olmak.Beklemeden fazla umut beslemeden hep iyi şeylerle avunmak. Korkmadan, acılara yer vermeden yüreklere, kışı es geçip hep baharı yaşamak. Düşünmeden, sonsuzluğa mutlu bir nefes verişi kadar hızlıca büyük adımlar atmak. Talihsizliklerin hayatta iyi şeylerin değerini anlamamızı sağlayan harikulade dersler olduğuna inanarak, mutluluğun kırılmamış o son sağlam dalına da sıkıcı tutunmak...

Bencil bir mutluluğa yer veremiyor zihnim. O üzülürken nasıl mutlu olsun yüreğim. O hüzünlü iken nasıl dursun bendeki sağanaklar da.Benim için çok önemli olan o hayattan tat almaz iken ben nasıl kulağıma gelen mutluluk fısıltılarına aldırıp, anlık hazlarıma devam edeyim. "Ben o ben değilken bile bunu nasıl başarabileyim", nasıl ?

Ölüm her geçen gün biraz daha yaklaşıyor. Belki bu, son satırlar belki son nefesler, belki bu son zoraki hissiyat oyunları. Hastalanan ruh, şifasını kara haberler ile doyurmaya yeminli gibi. Yaklaşıyor bana hissediyorum, gözlerimi kapadığım andaki karanlığa ürperiyorum bazen. Uyumak, uyanamamak düşüncesine ağır basamıyor bu anlarda. Yine yazıyorum, düşünüyorum, okuyorum ve her an o'nu daha da anlamaya çalışıyorum...

"Hayat kısa, fazla düşünme ve sadece yaşa. Kavram kargaşalarına düşme, üzme kendini, bak kendine çok iyi. Fazla düşünmek her zaman iyi değildir" derse sana deminki klişeler. Aldırma, inanma yaşamın özü her şeyi düşünmekte aslında. Yaklaşan ölüm bile olsa, vazgeçmek yok, sakın sen de yozlaşanlardan olma... Eğer mutlu olmanın formülü bu kadar da vahşi olmuşsa 21.yüzyılda, demekki -son- yaklaşıyor bir şeyler için de aslında.

Birileri yolda kalırken sürekli yol alıyor başka birileri. Yelkovan, akrepten kaçıyor bazen yanına gidip dert yanıyor. Zaman acımasız ve hoyrat olsa da devam ediyor, birileri yok olurken de dahil. Her gece, batan güneş sonrası şafağı bekleyenler olsa da, o şafağı göremiyor birileri.

Ne düşünme demek doğru ne de üzme kendini ben senin için daha çok üzülüyorum demeden. Yok oluyor birileri, küllerini de alıp gidiyor ki doğmayacak yeniden küllerinden anka misali.

Kimileri vardı nefes aldıkça yaşayan ve kimileri vardı ki her nefes alışında ölüme biraz daha yaklaşan....

♥ AŞK ♂ ♀













Bir gün sabah kalktığımda penceremi açsam ve odamın içi aşk koksa ve ben o kokuyu takip edip ona ulaşsam, aşık olmak istiyorum…

Sevgi ile başlamak isterdi bir çok cümle
Aşktan yoksun olan hayatlar,
Tutku ile bağlanmak isterdi
Bir başka hayata..
Ona baktığında okyanusun sesini duyabilmeliydin,
Ya da bir ormanın huzur dolu yankısını
Veyahut onla birlikte hissetmeliydin içinde yaşadığın
Kestane renkli dünyayı.
Kömür gözlün olabilmeliydi o ve
Onunla öpüşürken-
Ayakların yerden kesilirken
Bir başka alemde olabilmeliydin.
Kaçamak bakışlarınız olmalıydı sizin
Sen ona hayran hayran bakarken-
Onun o masum güzelliğini izlerken
O da seni düşler olmalıydı
Bir rüyanın toz pembesi kadar mutlu
Ansızın yapılan bir sürpriz kadar da heyecanlı
Açık mavi bir elbisesi olmalıydı onun
Elbisesi gözlerini kıskandırmalı
Duruşu içini ferahlattırmalıydı.
Gülüşlerim gülüşlerindendi ey sevgili
Yaşaman yaşamımın yegane sebebiydi.
Aşkımı cümlelerle heceledim
Belki görürsün sen de mutlandırırsın diye beni
Elbet bir gün tanışacağız,
Sonbaharın yaza özlem duyduğu bir günde.
Belki nisan yağmurlarında beraber ıslanacağız.
Ve birbirimizin mehtabı olacağız.
Sen gecelerimi aydınlatan ay olacaksın
Ben de senin yerinde duramayan yakamozun..
Parıltımdın zifiri gecelerimde bile
Ölmek istemem hayatta senin olduğunu bile bile…

└► Salamura Edilen Mutluluklar


Bağrışlar-haykırışlar arasında tükenmeye yüz tutan bir ömrün mutluluğa kucak açmasını beklemişsen yıllarca, aralanan huzur kapısına bir an önce adım atmanı dilerdim. Bir kabus gördüysen ve onu gerçek yaşamın sanıp-aldandıysan, bir an önce uyanmanı isterim. Karanlık bir silueti kendin farzetmişsen, güneşlikleri de kaldırıp pencereni açıp güneşi görmeni temenni ederim. Lafazan bir şerrin fısıltılarına kanacağına, sığ düşünceleri hayatında kurallaştırıp-kalıplaştıracağına, iyilikleri kategorize edip tamuda tapıyorsan sözde ilahlarına, bunlardan sıdkının sıyrılmasını-kurtulmanı dilerim. İçindeki mutluluğu salamura edip, onu sonsuza dek taşımanı çok ama çok isterim.
Ne fırtınalar koptu hayatta ama sen hala varsan dünya’nda, şükürlerini sunmalısın her gün yaradana. Göz açıp kapatıncaya geçer zaman, yenilgiler büyütür insanı, acılar olgunlaştırır-mutluluğa ulaştırır.
Bir bebeğin ilk çığlığıdır hayat, ‘ben de geldim’in sevincinin bu çığlığıdır var olmak. O bebeğe sahip olmaktır hayatın mucizelerle dolu olduğu inanmak. O bebeğin sana anne-baba demesidir mutluluk ve o bebeğin anne-baba’sının ölmesidir fani hayat. O ölüm arkasından dökülen yaştır acı, o kayıptır buhran, o eksikliktir mahvolmak. O bebeğin anne-baba olabilmesidir sonsuzluk. Bu döngüye gizlenmiştir hayat. Kimileri agnostik bulur bu durumu kimi ise düşer bu düşte bir ömür boyu…
Karanlık bir gece geçirsende ‘diğer gün güneş tekrar doğacaktır’ umudunu bilmektir huzur. Bu dünyanın faniliğini aşıp asıl yaşayacağın ömrü düşünmektir ebediyet. Kuşların cıvıltısını, rüzgarın anlattığı fıkrayla kikirdeyen ağaçların kıpraşmasıdır asıl musiki. -A-cı, -Ş-evk ve -K-eder’in sevişmesiyle oluşur aşk ve yağmurun toğrağa, arının çiçeğe duyduğudur gerçek aşk.
Yalansız,riyasız, şüphesiz,siyahsız bir ruhun riyaset makamına oturup, kadem kadem ilerlemesine tanıklık ediyor, hayalin toz pembesini gerçeğin bilinmezliği ile karıştırıyor ve bu iksiri insanlar sunuyordun. Parçalı bulutluydu belki hayatın ama zifiri hayalleri kapı dışarı ediyordun panjurları eksik olan evinden. Şeytanın ahı tutmayacaktı daha ve ‘karlar düşer, düşer düşer ağlarım’ demeyecektin bundan sonra. Bazen yanına siyah paltolu ve siyah rugan ayakkabılarıyla biri gelecekti siyahi düşünceleriyle beraber ve sorular soracaktı sana :
‘Mutluluğu acılardan sonra tatmak, körelmiş bırakmaz mı tat duygunu? Şüphelerle oturtulan sevgi inanır mı yıkılmayacağına, ölsen dahi yok olmayacağına?’
‘Mutluluk sadece daha az acı çekince duyduğun his değil midir? ‘
‘Mutluluk anlık, gelip geçiyor ama acı öyle mi? Bir saplantı bir uçurumdur acılar. Sonsuza dek düşersin ama sonu yoktur. Takıldı mı bırakmaz seni.’
Ama sen bunların kabustan ibaret olduğunu bilecektin. Nefes almak kadar kolaydı bazen mutlu olmak. Telaşsız cümleler kurmak, kasılmadan konuşmak, içinden geleni yapabilmekti gerçek yaşamak. Kahkahalarını sorunsuzca bırakmak ve gülüşlerinin-sevinçlerinin başkalarına bulaştığını görmekti güzel olan. Her güzel şey filmlerdeki gibi kurgulanıp kötüye yorulmazdı, kötü senaryoları sevmezdi insanlık, başrolde bile olsa oynamazdı bu senaryoda-istemezdi.
Bazen kötü bitecek gibi görünen hayatlar, aslında iyiyi hep içinde bulunduruyorlardı.
Mutluluk ötesine geçip, sevgi gözlükleriyle bakıyordun, neşe atıyordun karanlık ateşine ve söndürüyordun onu.
Ab-ı hayatı kana kana içiyordun ve her geçen gün cebinde taşıdığın umut anahtarcıklarının farkına daha da varıyordun.

φ Tanrıları Bırakıp Sanrılara İnanmak.. {

Kelimeleri oluşturmak için bile zor seçiliyordu harfler. Lal olmuştu diller, sessizliğin içine sessiz harfler fısıldanıyordu. Adaletsizlik içinde doğruluktan söz ediliyor, biri hakkında kesin hüküm veren zihinler 3 gün sonra kendisi ile çelişiyordu. Kendi doğrularıyla birlikte tam anlamıyla paradoksun tarihini yazıyordu insanlar. Beş para etmeyen kişiler hediye paketi ile “cici” görünerek, etiketi ile aldatıyordu. Sanrıların en ücra köşesine bile sığınılamıyordu artık. Egolarına yenik düşen insanlık, her geçen gün banalleşiyor ve kuş bakışı bakıldığında onlara-biri diğerine o kadar çok benziyordu ki ayırt etmek imkânsızdı. Taklitçilik artıkça, sosyal varlık olarak klişeleşen insanlık yapaycı güçten etkileniyor-özenmeye başlıyordu. Kimi bunlardan kaçıp marjinalleşmeye ve birçok farklı sıfat arkasından özünden kaçmaya çalışıyordu. İstemediklerini-istemeyeceklerini ve asla kabul etmediklerini sevmeye zorlanıyordu. Kültürel yozlaşma, emperyalizmin desteğiyle sosyal varlığımızı varlıktan çok; özneden, yüklemden açıkçası her öğeden etkilenen değersiz bir nesne haline getirmeyi başarmıştı.
Farkında olmak önemliydi dünyada fakat birçoğumuz farkındalığı noksan olarak yaşıyorduk bu hayatta. Bazen bir marşandiz kadar ağır ilerliyordu zamanımız, nefretimiz de ağırdı, eksilen neşemizden çalıyordu-barizdi. Eskilerden beri dillerde olan aksakallı dede saçını mora boyatmıştı. İnsanların düşlerine girip sürekli bilgece üslubuyla kendince nutuk atmaya çalışırdı:
“Hayatın sizi bataklığa sürüklediğini anladığınızda, daha çok batmamak için kimi dinlerdiniz: Sezgilerinizi mi kader olarak kabullendiğiniz kederinizi mi? Hangisini?”
Cevap veremiyorduk çoğunlukla ama yine de birçoğumuz keder sözcüğünün karanlığından ürker, sezgici olurdu. Kimi ise sezgilerimizin de kaderimizin bir parçası olduğuna inanırdı. Kalender bir fikir aşılamaya kalksan millete, hepsi fildişi kulelerinden inmeye inat ederdi. İnsandık ne de olsa, kırılgan duygularımızı materyalizmin yapı taşı haline dönüştürdüğümüzde aklımıza gelmezdi bir gün maneviyatın eksikliği yüzünden hayatlarımızın yap-boz’laşacağını. Bir kamelya misali bile dayanıklı olamayacağımızı ve bilememiştik ki bir gün bu kadar güçlü görünüp-aciz olacağımızı..
Kulpu kırık bir fincan gibi neresinden tutacağımızı bilemiyorduk hayatın. Muharrem ayının en muharrem gününde bir simsarla bölüşüyorduk kederi. Geleceğin şüphelerle kaplı defteri tozlu bir büyü kitabını andırıyordu. Düşünceler fışkırıyordu zihinden, sağa sola çarpıyor ve daha sonra aynı yerde odaklanıyordu. Farklı zihinler aynı çeşit şer üretiyordu. Bu bir tenakuz olmalıydı. Farklı bahçelerin çiçekleri aynı kokmamalıydı!
Bir melekeydi artık düşünceler-davranışlar- hayatlar. Kükreyen bir aslanın en vahşi anında cesaretleniyordu bazen insanlar, yani yok olurken var oldum düşüncesi filizleniyordu bazen. Uzaklardan duymak istenirdi bazen kuş sesleri. “Huzurun kapımızın dibinde olduğu düşüncesi”nden korkulurdu çoğu zaman. Yalnızlıktan kaçmaya çalışılırdı insan, sahip olduğu tek gerçeğin yalnızlıkta gizlendiğini unutarak. Tatmini zor hayallerle avunurken, maskeli balo zannettiği dünyasında sürekli maskesi yanında dolaşırdı. Birden çok kimliği vardı, yabancı zihinlerin başkentlerinde özgürce dolaşırdı. Her birine en iyi sensin armağanı bırakırdı.
Maneviyat eksikliği ile çoraklaştı zihinler. Yüz buruşturup-reddedilmek, sahte gülümseyişlerden daha az istenir oldu. Doğallığını kaybeden insanlık maddiyatın kölesi oldu.. Yalan hayallerine inandı en sonunda insanlar. Portör olmuştu ne yazık, bir şerri diğer şer mekanına taşıyan bir portör. Bir bid’atın sapkınlığı kadar uydurmalarla aldatılıyorduk. Yalancı güneşlerin sahte ışıkları ile aydınlanıyor-ısınıyorduk…
Gece evinde gözleri kapatan beden sabah kendini bambaşka bir yerde bulacaktı. Sanrı gördüğünü sanıp ileriye bakıp içindeki heyecanın umut olduğuna inanacaktı. Gördüğü serabın yanılgılarını hissetmeyecek, gerçek sanıp, Tanrılarını bırakıp sanrılarınla yaşayacaktı.
Hepimiz illuminati olduğumuza inanıp, aydınlığın gücünü kullanıp karanlığa, güneşin ışığını kullanıp zifiri geceler için çalışıyor olacaktık… Ne zaman mı:
Di’li geçmiş olmasına ramak kaldı!